Dolar 32,7682
Euro 35,0901
Altın 2.459,44
BİST 10.471,32
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 28°C
Açık
Afyon
28°C
Açık
Paz 30°C
Pts 31°C
Sal 30°C
Çar 30°C

Ev Dediğin Evrendir

Ev Dediğin Evrendir

Kurumsal Web Tasarım

Çok önceleri dünyayı köyümü çevreleyen dağlardan ibaret zannediyordum. Yollar, patikalar, mısır tarlaları, fındık bahçeleri, dereler ve tepeler bize yetiyor ve sahip olduğumuz bütün bu imkânlar büyük nimetler gibi geliyordu. Benim için belki en güzeli, bir ucundan diğer ucuna bitmez tükenmez mesafelerin sahibi ahşap evimizdi. İçimden koparak gelen basit fakat samimi her hamleye onda bir mâkes bulabiliyordum.

Sonra biz mi büyüdük, dünya mı küçüldü ne, eskilerin “evren” ve “ucu görünmez kervan” dediği o iklime sığamaz olduk. Artık kervanın ucu görünüyordu. Evin bir ucundan diğer ucuna iki adımda gidebiliyorduk. Hanemizin, o kadar büyük olmadığını anladığımda bir hayal kırıklığı yaşamış mıydım, hatırlayamıyorum.

Mekân bir acziyete bürünmüş yani kendini ele vermişti. Düğüm çözülmüştü. Dünyanın köyümü çevreleyen dağlardan ibaret olmadığını da biliyordum artık. Şu yücelen dağlardan sonra başka diyarlar başka memleketler başlıyordu. Peki, neye yaradı bunları bilmek? Küçücük bir dünyanın kendi kendine hâkimi iken, her gün karşıma çıkan ve bizi alabildiğine yoran bilinmezlerin kulu kölesi olmayı niçin istemeliydim!

Bu her gün büyüyen ve kendine yeni cihetler temin eden mağlûbiyet, şimdi Karadeniz’de yıkılan ahşap evlerin yok olan hatıralarında oynanıyor. Her biri derin bir umursamazlığa kurban giden bedbahtlar gibi kadir kıymet bilmez ellerin kendileri hakkında vereceği acımasız hükmü bekliyor. Yeni evler, onların musikisini ve sıcaklığını aksettirmekten çok uzak.

Eski insanların şahsiyetinin bir yanını yapan şey biraz da bu evlerdi. Yaşayan ve içinde yaşanan mekân aynı membadan gelmiş, aynı kaynaktan beslenmişti. Ev yapılırken gürgenin, kestanenin, meşenin ve hür ormanlarda azade, vakur göğe yükselen ağaçların devrilip bir evin malzemesi hâline geldiğine şahit olmuş; güneşin ve yağmurun altında bir saadethanenin yükselişini görmüş, nihayet o mekânda kendi eliyle büyüttüğü bir hayatın neşesini duymuştur.

Hayata bir yerden dâhil olabilmeyi can u gönülden isteyen bu insanın izzet-i nefsi ne kadar ağır basardı! Ve onlar ne kadar da heybetliydi! Şahsiyetleri kadar bedenleri de sağlamdı eski zaman adamının. Çelik gibi bir irade, gür bir iman ve bütün kederlere karşı sabırla vasıflanmıştı onlar. Dizlerinin dibinde olmak asırlık çınarlar ve yüce dağlar gibi insana tesir ederdi. Gür ve beyaz sakalları yahut saçlarını zarafetle örten yazmalarıyla huzur âbidesi o kimseler, yaşatmamız gereken bütün zenginliklerin ete kemiğe bürünmüş ifadeleriydi. Onları evlerinden ayırmamamız gerekirdi, tıpkı toprağından koparmamamız gereken çiçekler, filizler gibi. Oraya aitti onlar. İnsanı ait olduğu yerden kopardık; toprakla arasına taşlar, vatanıyla arasına mesafeler yerleştirdik. Sonra sönüp gittiler. Beton ve gurbet, iyi gelmedi onlara.

Artık yaşadığı mekâna yabancı kalmış biri gibi merdivenleri tırmanırken “badal”ları çıktığım kadar lezzet aldığımı söyleyemem. Balkonlar da “çıkma”lar kadar safalı değil. Yeni evlerin koridorları ahşap evlerin “horsa”ları gibi davetkâr olamıyor. Ne kiremitleri tutacak “halastar”lar ne de insana taht misali mekân olacak “köşk”ler kaldı hayatımızda. Yeni evlerin kapısını kilitlerken, o boyuma göre dev gibi kalan kapıları “çıngırtlama”nın lezzetine ve mûsıkîsine ulaşamıyorum. İçlerinde koca koca dünyalar besleyen bu evlere ait sesler ve kelimeler çekilip gittikçe sessiz ama derin bir iç sızısını her gün yudum yudum içiyorum.

Kaybolan kelimeleriyle beraber Karadeniz’in eski evlerini, bir de kış boyunca yağan karın lezzetiyle hatırlıyorum ben. Bir sabah uyandığımda gözün alabildiği her yerin bembeyaz bir sükûnete erişmesi esrarlı ve cezp edici bir hadiseydi. Her sabah, hayalin avuçlarına bırakılması hasretle istenen o beyaz sessizliği büyük bir şevkle bekler ve özlerdik! Geceye kahverenginin çeşitli tonlarında emanet ettiğimiz o nefis tabiatın sabahleyin bembeyaz olduğunu görmek, kalbin ifadede aciz kalacağı sevinç zamanlarındandı.

Her evin kendine has bir kokusu vardı. Bu kokunun evin şahsiyeti olduğunu yıllar sonra anladım. Bu koku ahşap evlerde çok daha belirgindi.

İçinde doğup büyüdüğüm ahşap evimiz zamana yenik düşünce içimden koca bir çığ kopuverdi. Her yıkılan ve sonra ekmek fırınlarında yakılan tahtalarının çığlık çığlığa kaldığını, sönen yıldızlar misali ateşin içinde kaybolup giden hatıraların yok olduğunu duymamak kâbil miydi?

O evler, o masal devleri bir bir çekilip giderken yahut haklarında verilecek acımasız hükmü beklerken vefasızlığın ve kadir bilmezliğin yok ettiği onca hatıranın ağıt tutanı yine içimdeki şu çocuktu.

Yasin Şen – Haberler Afyon
YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.