Dolar 31,0030
Euro 33,5603
Altın 2.018,27
BİST 9.312,12
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kütahya 9°C
Az Bulutlu
Kütahya
9°C
Az Bulutlu
Per 12°C
Cum 15°C
Cts 15°C
Paz 13°C

Yasin Şen: O Adamlar Bir Daha Gelmeyecek

31 Ocak 2022 16:44

Yasin Şen: O Adamlar Bir Daha Gelmeyecek

Şark sularından Garp ufuklarına sefer eyleyen aydının geride bıraktığı mühim bir şey vardı: O da şahsiyetinin, bir yığın sağanağın altında delik deşik olmuş millî ve mânevî tarafıydı. Bizi, o kadar rahat bir şekilde harcadığımız ve tükettiğimiz kimliğimizin çok ötelerine savuran şey ne idi? Tutunduğu dalın sağlamlığına münevveri ne inandırmıştı ki, o kadar rahat kaçıyordu memleketinden, insanından ve kendisinden? Çünkü, ödediği bedelin ağırlığı, elde ettiği şeyin kıymeti hakkında –haklı olarak- bir açıklama bekliyordu. Bu açıklama gelmeli ve bizi inandırmalıydı. Gelip de yüreğimize su serpmeliydi.

Ortada apaçık bir şey vardı: Bu yeni aydın, insanımıza bir şeyler teklif ediyordu: Yeni bir hayat, yeni bir dünya görüşü, muaşeret, kanun, giyim tarzı, ahlak, kısaca yeni bir medeniyet ve hatta din.  Bu sadece bir teklif değil ısrar hatta bir zorlamaydı. İnsanımız da bundan incinmişti. Bu, heyecanlı, kararsız ve aceleci sınıf, üzerine toz kondurmadığı fikirlerin tartışılmasına bile müsaade etmiyordu. Onun umacı olarak gösterdiği her şey kötü; öbür yandan yücelik ithaf ettiği her şey ulvî bilinmeliydi. Bu durumun bâriz bir kırılmaya, hatta kültürel savrulmaya yol açacağı bilinmeliydi.

Üstelik bir şey daha vardı. Meselâ mûsıkîmizi taşa tutan bu yeni insan, tenhada kendisiyle baş başa kaldığında mâzînin insan sesine yüklediği derûnî âhenge, sanata ve mânâya bırakıyordu kendini. Divan Edebiyatını dışlayanlar, onu yok sayanlar tek ü tenha kaldıklarında yaşadıklarını ve duygularını aruz ölçüsüyle, gazeller, kıtalar, beyitler döktürerek ifade ediyor, hatta Fuzûlî Dîvânı’na nazire yazıyorlardı. Bu ikilik yüzünden, bütün aydınlığına rağmen gölgede kalmış şahsiyetimize tâbi bir yanımız bizi bir kâbus gibi kuşatıyor ve son nefesini vermeden mezara koyduğumuz bir beden gibi vicdanımızı sızlatıyordu.

Meselâ Abdülbâkî Gölpınarlı, eski tarzda, bir divânı dolduracak kadar şiir yazmasına ve bu edebiyatı en iyi bilenlerden biri olmasına rağmen Divan Edebiyatı Beyânındadır’ı neşretmişti. Orada “Hâlâ bu dili kullananlar varsa kendileri söyliyecekler, kendileri dinliyecekler, az bir zaman sonra susacaklar, bu gök kubbede seslerinin aksi bile kalmıyacaktır.”[1] diyor ve eski şairlere en ağır şekilde eleştiri oklarını göndermede tereddüt etmiyordu.

 Eskiye karşı olsalar bile sonuçta bu ifratın karşısında vicdanını susturamayanlar ona veryansın etmişlerdi. Gölpınarlı, “itirâf-ı zünûb” kâbilinden daha sonra şunları söylemişti: “Ben bir Divan Edebiyatı Beyanındadır yazmıştım; bu eser oldukça gürültü koparmıştı, hatta rahmetli Ataç bile ‘Ayıp derler senin yaptığına Abdülbâki, Neşatî’yi biz senden öğrenmedik mi?’ diye serzenişte bulunmuştu. İtiraf edeyim; gerçekten de ayıptı, yergilerin çoğu da hâlâ doğru. Ama, öyle yerilmezdi, övülecek yanı hiç mi yoktu?… (…) Divan Edebiyatı Beyanındadır’ı yazdığımdan dolayı da beni ayıplamayın artık, olmaz mı?”[2]

O devirde, bu ikiliğin doğurduğu çatışmayı yaşayan sadece Gölpınarlı değildi elbette. Bir kere medeniyetin bir mendil hafifliğiyle bırakılabileceği vehmedilmişti. Aydının iki seçeneği vardı. Ya bu gidişe uyacak yahut köşesinde sükûnete bürünüp bir medeniyetin inkırazına seyirci kalacaktı. Fakat hemen hiç kimse bu sınıflamaya dâhil olamadı. Gidişe uyanlar, zaman zaman kendilerini eski suların ferahlığında hissettiler. Köşesinde sessizliğe bürünenler birçok kere kendilerini bir itiraz fırtınasının içinde buldular. Âkif’in deyişiyle medeniyet denilen canavar, Demokles’in kılıcı gibi tepemizde asılıydı. Onun gösterdiği istikametten şaşamıyorduk, ama kendimizden de kopamıyorduk. Hâsılı, denge kaybolmuştu bir kere.

Abdülbâkî Gölpınarlı, böyle bir zamanda ve değişim rüzgârlarının ne varsa kasıp kavurduğu bir devirde yaşamıştı. Bütün çelişkilerine ve keskin dönüşlerine rağmen hizmetleri büyüktü. Verdiği eserler, yetiştirdiği öğrenciler, bağışladığı kitap ve koleksiyonları ile ismi hemen her dâim saygı ve muhabbetle anılacak. Bunda şüphe yok. Dâimâ şaşkınlığın, bir anlam verememenin ve nihayet münevverin içten içe yaşadığı savrulmaların timsali olan kitabı Divan Edebiyatı Beyanındadır ise akıllarda hep bir soru yumağına bürülü olarak duracak.

Bir şey yanlış anlaşılmamalı: Bu yazı bir devri ve şahsiyeti karalamak için değil, onları anlamak için kaleme alındı. Yeni nesiller bu anafora bir mânâ vermede zorlanıyor. En azından şahsım adına söyleyeyim: Bu kadar keskin dönüşlere, ifratlara bir mânâ vermede güçlük çekiyorum. Geçmiş yok edilmeli miydi? Bir türbe, bir câmî, bir edebiyat nihayet bir medeniyet yok sayılmalı mıydı? Geçmişin enkazı arasından el yordamıyla o değerleri aramak yerine, irfan ve sevgi ile yüklü bir mâzî fikri ve duygusu ile geleceğe hareket etmek, onu geçmişten aldığımız güç ile besleyebilmek, bütün bu çırpınışlara harcadığımız onca güce ve zamana karşılık daha bereketli oluşlara hareket etmek, bizim hakkımız değil miydi? Kim aldı bu hakkı elimizden? Ve niçin?

Abdülbâki Gölpınarlı’yı okurken bunları düşündüm. Ona büyük saygım var. Bir devri bulmaca misali çözebilmek adına “Divan Edebiyatı Beyanındadır” daima elimin altında olmasına rağmen ona muhabbet ve hürmet besleyebiliyorum. Onu ve onun gibileri anlamaya çalışıyorum. İyiliklerini ve hayranlık uyandıran vasıflarını takdir etmeye çalışıyorum. Şimdi yaşasaydı muhakkak çok bereketli olduğunu düşündüğüm sohbetlerinden istifade ederdik. Eşsiz mâzî hazinemize onun eşliğinde bereketli seyahatlerimiz de olurdu. Fakat insicâmı yok olan Türk aydınının arasında –bir müddet bile olmuş olsa- onun gibi eski medeniyetimize vâkıf birinin bulunmuş olması, yirminci asrın tereddüt gayyâsını bir kat daha derinleştiriyor.

Fakat, herhalde onun da geçmişe duyduğu hasretleri, devrine beslediği kırgınlıkları olmuştur. Belki de olmalıydı. Göz göre göre talan edilen millî ve mânevî mirasımızın, yok edilen tarihî tecrübenin, kaybolan terbiye ve ahlakın, yüzlerce yıllık ve yavaş yavaş eriyen muazzam bir birikimin içler acısı hâli onun da yüreğini sızlatmış olmalıdır. Muhakkak o da “… Dostluk vardı, vefa vardı, söz vardı, öz vardı. Sükûn vardı, rahat vardı, ruh vardı. Huzur vardı, feyiz vardı, zevk vardı, neş’e vardı. Edep vardı, can vardı, cânân vardı, hicran vardı, aşk vardı.”[3] demiş ve geçmişe, dahası mâzînin güzelliklerine duyduğu özlemini dile getirmişti.

Gölpınarlı’nın, çeşitli bahanelerle ortadan kaldırılan, yok edilen, yakılan, yıkılan tarihî eserler karşısındaki teessürünü ifade edecek kelimeleri bulmaya herhalde biz muktedir değiliz. Yalnız, kendisi bir zaman duygularını “Ne diyeyim? Söz çok, mecal yok”[4] diye ifade etmiş. Bir başka zaman ise “İşte üstü açık müzelerimizin hâli, işte biz ve tarihimiz, işte milliyet anlayışımız, işte, işte ve yine işte…”[5] şeklinde kendisini ifade etmek istemiş.

Sâmiha Ayverdi, Paris’te toplanan bir kongrede Türklerin tarih boyunca ortaya koyduğu sanat ve mimârî eserlerinin tahribi yönünde bir karar alındığını söylüyor.[6] Bunun, özellikle Balkanlar ve Kırım’da katledilen insanların yanında, oralarda ortadan kaldırılan eserlerin bilonçosunu da düşündüğümüzde bir rivayet olduğunu söylemek oldukça zor! Peki bizde, bir heykel yahut yol bahanesi ile asırlık bir camileri, yüzlerce yıllık medreseleri yok eden zihniyet hangi akla hizmet ediyordu? O zamanlara şahit olan Gölpınarlı buna nasıl bir cevap verirdi?

Kolay değil, içinde doğduğunuz koca bir âlem tasfiye ediliyor. Bir nadide inci gibi parıldayan müstesna sanat şaheserleri kör bir kazmaya kurban ediliyor. Yürekleri ferahlatan maneviyatlarıyla şehirlerimizi ve gönüllerimizi süsleyen veli türbeleri enkaza çevriliyor. Medreseler ahır olarak kullanılıyor, mezarlıklar yerlerinden sökülüyor. Hat levhalarının üzerine katran çekiliyor. Velhasıl, koskoca bir mâzi ve medeniyet ortadan kaldırılıyor. Buna kimin yüreği dayanır! Bütün bunların yanında Gölpınarlı’nın bir “Divan Edebiyatı Beyanındadır” yazmış olması çok mu!

Yine de, Gölpınarlı’yı 20. asır denilen bu anaforun ortasında, geçmişe kavuşan bir köprü gibi hayal ediyorum. Metîn Kayahan Özgül hocamın da dediği gibi “o adamlar bir daha gelmeyecek.” Yaşadıkları, tenakuzları, hizmetleri, bir devrin can çekişen bütün tecellileri ve kıymetleriyle müstesna insanlardı onlar. Yaşadılar ve göçtüler. Arkalarında hoş bir sadâ bırakarak. Bugün onların ardından gitmeye çalışanlar ise, o neslin ve eserlerinin rehberliğinde geçmişe uzanabiliyor.

Dipnotlar

[1] Abdülbâki Gölpınarlı, Divan Edebiyatı Beyanındadır, Marmara Kitabevi, İstanbul 1945, s. 12

[2] Ahmet Güner Sayar, Abdülbâki Gölpınarlı, Ötüken, 2. Baskı, İstanbul 2014, s. 188.

[3] Ahmet Güner Sayar, a. g. e., s. 166

[4] Ahmet Güner Sayar, a. g. e., s. 172

[5] Ahmet Güner Sayar, a. g. e., s. 173

[6] Sâmiha Ayverdi, Râtibe, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2002, s. 65.

Yasin Şen – Afyon Haber
YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.